I. PSİKOLOJİK DANIŞMA
NEDİR?
Psikolojik danışma, bireylerin kişisel, sosyal,
eğitimsel ve mesleki konularda kendini anlaması, varolan potansiyelini
geliştirmesi, amaçlarını belirlemesi, sağlıklı kararlar vermesi, bireysel
gelişimini ve sosyal uyumunu sürdürmesi, baş etme becerilerini geliştirmesi,
varolan problemlerini çözmesi ve kendini gerçekleştirmesi için tarafsız, kişilik haklarına
saygılı, güven ve gizliliğe önem veren eğitimli ve deneyimli uzmanlardan yardım aldığı
bir gelişim sürecidir.
PSİKOLOJİK DANIŞMA
SÜRECİNE YÖNELİK BAZI TEMEL ÖNYARGILAR
Psikolojik danışma, bazı bireyler tarafından zaman zaman
yanlış anlaşılmakta ve farklı değerlendirilebilmektedir:
ÖNYARGI 1:
Psikolojik danışma sadece yoğun ve derin problemi olan bireyler içindir.
GERÇEK : Psikolojik danışma süreci yoğun ve
derin problemleri olan bireyleri kapsayabilmekte, ancak sadece bu bireyler ile
sınırlı kalmamaktadır. Aynı zamanda;
·
Kendini
daha iyi tanımak ve geliştirmek isteyenlere,
·
Öz-güvenlerini
geliştirmek isteyen, kişiler-arası iletişim ve girişkenlik konusunda problem
yaşayan öğrencilere,
·
Mesleki
anlamda kendine bir yol çizmek isteyenlere,
·
Dersler,
sınavlar ve notlar konusunda problemi olanlar ya da akademik uyarı almış
öğrencilere,
·
Duygu
ve düşüncelerini etkili bir şekilde ifade etmek isteyen ya da bu konuda
problemleri olan bireylere,
·
Arkadaşları
ve ailesiyle olan ilişkilerini düzeltmek ya da geliştirmek isteyen bireylere,
·
Yaşadıkları
stres ve kaygı ile baş etmek isteyenlere,
·
Yalnızlık
ve utangaçlık ile başa çıkmak isteyenlere,
·
Her
türlü karar verme güçlüklerinde,
·
Üniversiteye
yeni gelen ve uyum zorluğu çeken öğrencilere vb. gerekli yardımları
yapmaktadır.
ÖNYARGI 2 :
Psikolojik danışmaya başvuran kişiler zayıf karakterli kişilerdir.
GERÇEK : Psikolojik danışmaya başvuran kişiler
zayıf karakterli değil, aksine yaşamlarından ve kendilerinden sorumlu
olduklarının farkında olan, problemleriyle yüzleşmekten çekinmeyen ve
yaşadıkları zorlukları çözmek için gerektiğinde yardım istemesini bilen
kişilerdir. Bir çok insan bunu “cesur ve etkin bir davranış” olarak
nitelendirmektedir.
ÖNYARGI 3 : Değişim
çok kolaydır.
GERÇEK : Değişim her zaman kolay
değildir. Değişimin gerçekleşmesi için
üzerinde zaman ve emek harcamak gerekir.
Psikolojik danışma, problemlerinizi hemen çözüveren bir süreç olmadığı gibi,
psikolojik danışmanlar da elinde sihirli değnek olan ve sizi bambaşka bir birey
haline getiren uzmanlar değildirler.
ÖNYARGI 4 :
Psikolojik danışmanlar bizi çözümler. Bir medyum gibi bize yaşamımızda ne
yaptığımızı ve problemlerimizi çözmek için ne yapmamız gerektiğini anlatır ve
çeşitli öğütler verirler.
GERÇEK : Psikolojik danışmanlar, varolan
problemlerinizi nasıl çözeceğinizi belirleyen ya da size çeşitli konularda öğüt veren kişiler
değildirler. Onlar, danışma süreci içinde belirlediğiniz problem alanlarına
yönelik sizin koyduğunuz hedeflere ulaşmanız, çeşitli konularda sağlıklı
kararlar vermeniz, problemlerinizi çözmeniz ya da kendinizi geliştirmeniz
konusunda size yardımcı/destek olan kişilerdir.
ÖNYARGI 5 :
Problemlerimi kendim halletmeliyim.
GERÇEK: Bazen bireyler, varolan
problemlerini kendi başlarına çözemezlerse başarısız ve yetersiz olacaklarını
düşünmektedirler. Ancak, sosyal bir varlık olarak bizler, yaşamımızı etkin bir
şekilde sürdürebilmek için zaman zaman başkalarının yardım ve desteğine ihtiyaç
duyarız. Bir psikolojik danışman ile görüşmek aslında temel bir yardım süreci
olup, bu durum bireyde etkin bir problem çözme becerisinin varlığını
göstermektedir.
ÖNYARGI 6 :
Benimkine benzer bir geçmiş, kültür ya da yaşam deneyimi olmayan bir psikolojik danışman beni asla anlayamaz.
GERÇEK : Psikolojik danışmanlar, ırk, etnik
grup, cinsiyet, yaş, cinsel tercih, fiziksel engel gibi bireysel farlılıklara
karşı duyarlı ve hiçbir statü ayrımı gözetmeksizin herkesin kişilik haklarına
saygı çerçevesinde hizmet sunan uzmanlardır. Aynı zamanda, empatik anlayış
konusunda yeterli ve etkin bir eğitim sürecinden geçmişlerdir.
ÖNYARGI 7 : PDRM’ye
başvuran öğrenciler hakkında akademik dosyalarına yazı yazılıyor ve bu
gelecekte işe girmemizi engelliyor.
GERÇEK : Psikolojik danışma uzmanlık
alanının en önemli ilkelerinden birisi gizliliktir. Psikolojik danışmaya başvuran öğrenciler hakkında veya bu
öğrencilerin danışmanlarına anlattıkları konularla ilgili olarak etik kurallar dahilinde hiç kimseye ya
da kuruma bilgi verilmez. Öğrencilerin akademik dosyalarına da yazı yazılması
diye bir şey asla söz konusu değildir.
ÖNYARGI 8 :
Psikolojik danışmanlar anti-depresan vb. gibi ilaçlar kullanmamızı tavsiye
edebilir.
GERÇEK : Psikolojik danışmanlar ya da
psikologlar hiçbir şekilde ilaç öneremezler. Sadece bir psikiyatrist ya da
hekim ilaç önerebilir. Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi’nde herhangi bir
ilaç önerilmez. Eğer psikolojik danışma sürecinde ilaç kullanımı ihtiyacı
ortaya çıkarsa, (veya reçete ile bir ilaca ihtiyaç duyarsanız) üniversiteler
ve Tıp Fakültesi bünyesindeki ilgili servislere başvurmanız
önerilir.
PSİKOLOJİK DANIŞMAYA
İHTİYACIM OLDUĞUNU NASIL ANLAYACAĞIM?
·
Kendinizi
daha yakından tanımak istiyorsanız,
·
Kimseye
anlatamadığınız fakat birileriyle paylaşmak gerekliliği hissettiğiniz duygu ve
düşünceleriniz olduğuna inanıyorsanız,
·
Yaşamınızın
doğrultusundan hoşnut değilseniz,
·
Mesleki
hedeflerinizi belirlemek istiyorsanız,
·
Nasıl
ders çalışacağınızı bilemiyorsanız,
·
Ödevlerinizi
yapıp, derslerinize çalıştığınız halde, başarısız olduğunuzu düşünüyorsanız,
·
Sınav
ve sunuş kaygısı yaşıyorsanız,
·
Hayatınızda
bir şeylerin ters gittiğini düşünüyorsanız,
·
İnsanlarla
daha etkili iletişim kurmak istiyorsanız,
·
Çoğu
zaman moraliniz bozuk ise, kendinizi sürekli yorgun ve üzgün hissediyorsanız,
·
Son
günlerde yoğun stres ve kaygı yaşıyorsanız,
·
Yeni
arkadaşlıklar kurmakta zorluk çekiyorsanız,
·
Sosyal
ortamlarda yoğun kaygı hissediyorsanız,
·
Ev
ya da oda arkadaşlarınızla sorunlar yaşıyorsanız,
·
Romantik
ilişkilerinizde sıkıntılarınız varsa,
·
Sosyal
becerilerinizi geliştirmek istiyorsanız,
·
Zorlu-örseleyici yaşam olaylarına maruz kaldıysanız
·
Sevdiğiniz
bir yakınınızı kaybettiyseniz,
·
Öfkenizi
kontrol etmekte zorlanıyorsanız,
·
Üniversite
yaşamına uyum sağlamakta zorluk çektiğinizi düşünüyorsanız,
Yukarıda sözü edilen
duygu ve düşünceler size yakın geliyorsa, Psikolojik Danışma ve Rehberlik
Merkezi’ne gelerek psikolojik danışmanlarımızdan bireysel görüşme almanız sizin
için çok yararlı olacaktır.
Aslında bir çok insan zaman zaman stres, kaygı, çökkünlük
ve tükenmişlik yaşayabilir. Bununla birlikte, bazen bu ve benzeri durumlar uzun
zaman yaşanabilir ve kontrol edilmesi güç bir hale gelebilir. Sağlığımızı,
ilişkilerimizi, akademik yükümlülüklerimizi ve sosyal yaşamımızı ciddi anlamda
örselemeye başlayabilir. Buna benzer durumlarda psikolojik danışma desteği
almak bireylere önemli katkılar sunabilir.
PSİKOLOJİK DANIŞMA SÜRECİ
Psikolojik danışma sürecinde danışmanınız tarafsızlık, gizlilik, güven
ve kişilik haklarına saygı çerçevesinde konuşmak istediğiniz her konuda
sizi yargılamadan, koşulsuz kabul ederek dinleyecek, size açık ve dürüst
davranacak, karşılaştığınız sorunları çözmede size yardımcı olmaya
çalışacaktır.
Psikolojik danışma sürecinde üzerinize düşen sorumluluk,
kararlaştırılan gün ve saatte görüşmelere devam etmeniz, görüşme esnasında sizi
rahatsız eden konularda olabildiğince açık ve dürüst konuşmanız ve -eğer
istenirse- size verilen ödevleri yapmanızdır. Eğer görüşmeye gelemeyecek
olursanız danışmanınızı bu konuda önceden bilgilendirmeniz yararlı olacaktır.
Kaynaklar:
http://www.puc.edu/Departments/Counseling_Center
http://www.stevens.edu/counseling/info.htm
http://www.unco.edu/counseling/myths.htm
Psikoterapi
nedir? Bilimsel bir aktivite yürütebilmek için ilgili bilim dalının kullanacağı
bir teknik dil lazımdır. Belirli disiplinlerde ve alt disiplinlerde bilim
adamlarının birbirlerini anlayabilmesi için belirli kelimelere standart bir
anlam yüklenmesi gerekir. Bilimsel aktivitenin temel şartı bir kavramın bilinen
teknik anlamında kullanılmasıdır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde
psikiyatrinin de kendine ait teknik kavramları mevcuttur. Bilimsel aktivite bu
teknik kavramlar sayesinde yürütülür, çalışmalar yapılır, tartışılır ve
yorumlanır. Belirli bir kavrama farklı anlamlar yüklenirse bunun sonucunda kaos
ve karmaşa çıkar. Psikiyatri genç bir bilim dalı olarak bu kavramlaşma sürecini
henüz tamamlamamıştır.
A. Psikoterapinin Sözlük Anlamı
Psikoterapinin
sözlük anlamı, ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Batı
dillerinde kullanılan psikoterapi terimini İngilizcesi olan “psychotherapy”
kelimesinden hareketle izah edersek, bu terimin iki kelimeden oluştuğunu
görürüz. Buradaki “psycho” kelimesi “psyche’ anlamına olup can ve ruh
manasınadır. “Kelimenin kökeni Grekçe de yine can, nefs ve ruh anlamlarına
gelen, psukhē olup nefes almak anlamına gelen “psukhein XE "psukhein"
” fiilinden türemiştir. Kelime Latinceye “psỹchē (psişe)” olarak geçmiştir.
Terapi kelimesi de (İngilizce Therapy) bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi
demek olup, kelimenin kökeni Grekçe “tıbbi olarak tedavi etmek” anlamına gelen
“threapeuein” fiilinden türeyen “therapeia” kelimesidir. Bu iki kelimenin
birleşmesinden meydana gelen psikoterapi (psychotherapy) teriminin sözlük anlamı ruhsal
tedavi demektir. Burada ruhsal tedaviden kasıt psişik hastalıkların ilaç ve
cerrahi yöntemler kullanılmadan tedavi edilmeye çalışılması anlamına
gelmektedir.
B. Psikiyatrideki Teknik Anlamı
Yukarıda
verilen açıklamalarla birlikte psikiyatrinin, bilim dilinde ortak olarak
uzlaşılmış bir anlamı mevcut değildir. Psikoterapiye verilen anlamlar çok geniş
bir yelpazeye yayılmaktadır. Bunlar, hasta ile hekim arasındaki her konuşmayı
bir psikoterapi olacak şekilde yorumlayarak psikoterapiyi en geniş anlamıyla
alan eğilimlerden belirli ruhsal hastalıkları, belirli tedavi teknik ve
stratejileriyle, belirli şartlarda uygulamayı standardize etmiş olup, terimi
dar anlamıyla kullanan eğilimlere kadar bir dağılım göstermektedir. Bu durumda
karşımıza, müphem ve çerçevesi çizilmemiş bir terim çıkmaktadır. Bazı bilim
adamlarına göre, her hekimin her hastasına uyguladığı yaklaşım özel bir
psikoterapi iken; bazılarına göre ise ancak çok katı kuralların uygulandığı
standardize edilmiş programlar psikoterapidir. Psikoterapi teknik bir bilimsel
terim olarak ele alınacaksa mutlaka çerçevesi belirlenmeli, programı
yapılandırılmalı ve evrensel uygulanabilirliği standardize edilmelidir. Eğer
psikoterapiden kastedilen şey; hastanın medikal ve cerrahi tedavi yöntemler
dışındaki her yöntemle kendini iyi hissetme hali ise bu çok geniş bir alanı
kapsamaktadır.
Bu
bağlamda öğretmenin öğrencilere verdiği bilgilendirme, telkin, ikna, modelleme;
din adamının cemaatinde uyguladığı benzer uygulamalar, ebeveynin evladına
gösterdiği yaklaşımlar, şamanın halkına verdiği tılsımlı ve gizemli bilgi ve
malzemeler sonuçta bir etki yaratmaktadır. Bunların hepsine de psiko-terapötik
etki demek mümkündür. Bir şeyin etkili olması farklı bir şey; bilimsel olması
ise farklı bir şeydir. Bu etkiyi yaratan faktörlerin neler olduğu, etkin
tarafın konumu, tavrı, hareketi, statüsü ve mistik gücü gibi faktörler mi yoksa
kullanılan malzemenin (konuşma, söz, tılsım, muska, büyü vs.) içeriği veya
edilgen tarafın iç dünyasında hazırladığı şablonlar mı olduğu konusu tamamen
ayrı bir araştırma konusudur.
C. Bir Disiplin Olarak Psikoterapi
Biz
burada çeşitli insan ve kurumların, çeşitli yöntem ve araçlarla yarattığı
etkinin nasıl, kime, nerede ve ne zaman etki ettiğini araştırmanın ayrı bir
konu olduğunu; bilimsel bir disiplin olarak psikoterapinin çerçevesinin,
aracının, hedefinin, etki alanının ve sınırlarının ne olduğunun belirlenmesinin
de ayrı bir konu olduğunu belirtmek istiyoruz. Birinci bağlamdaki
psiko-terapötik etkiyi başka bir yerde incelemek üzere bir tarafa bırakırken,
temel konumuz olan psikoterapiye dönmek istiyorum. Başlangıçta çok muğlâk ve
çerçevesi çizilmemiş olan bu kelimenin psiko-terapötik etki yaratan tıp dışı
faktörleri bir kenara bıraktığımızda muğlâklığının büyük ölçüde azaldığını
görüyoruz. Burada kastettiğimiz psikoterapi, hekimle hasta arasında ilişki
bağlamında değerlendirilir. Bunun dışındaki yaklaşımların hiçbiri psikoterapi
kelimesiyle ilişkilendirilemez. Hastayla hekimin arasındaki ilaca ve cerrahi
müdahaleye başvurmadan yapılan ve hastalığı olumlu yönde etkileyen
yaklaşımların tümü psikoterapi midir? Hayır. Tıp bilimi, dâhili ve cerrahi
hastalıklar olmak üzere iki ana grupta kümelenmiş onlarca alt disiplini barındıran
ve hastalarını medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi eden birçok bilim dalını
içerir. Ruhla bedenin iç içe geçtiği, bedensel rahatsızlıkların ruhu
etkilediği; ruhsal rahatsızlıkların bedeni bozduğu bir sistem içerisinde
hekimlerin hasta ile kurdukları her türlü iletişim pozitif veya negatif bir
etki yaratabilir. Bu etkilerin pozitif olanlarına psikoterapi demek mümkün
müdür? Bu sorunun cevabı da yine ‘hayır’dır.
Psikoterapi,
hastalığı belirli bir psiko-patolojik anlayış içerisinde, belirli bir
kavram dizinine oturtarak ve yapılandırılmış bir program içerisinde tedavi
etmek amacıyla planlı bir şekilde yürütülen uygulamalardır. Peki, böyle bir
uygulama var mıdır? Evrensel olarak kabul edilmiş, standardize edilmiş tek bir
psiko-patolojik anlayışa dayanan böyle bir psikoterapiden bahsetmek henüz zor
görünmektedir. O halde psikoterapi ya da psikiyatri bir bilim değil midir? Bunu
bu şekilde ifade etmek haddi aşmak olur. Tek bir psikoterapiden bahsetmek de
cüretkârlıktır. Tıbbın en kesin en net olarak bildiğimiz hastalıklarında dahi
tedavi yaklaşımları, stratejileri ve uygulamaları açısından geniş bir yelpaze
söz konusudur. Hatta bu yelpazenin uçları birbirine zıt noktalara kadar
gidebilmektedir. Henüz psikiyatrik bozuklukların birçoğu hastalık olarak dahi
tanımlanmamışken bunların tedavilerinde standardize edilmiş ve evrensel olarak
uygulanabilir bir programın çıkması imkânsıza yakındır veya çok zordur.
Her bilim
dalında evrensel gerçekliğin bir alanını deşifre etme çalışmaları yoğun bir
şekilde sürmektedir. Evreni bir yap-boz ’a benzetirsek yap-boz’un parçaları
yavaş yavaş birleşerek görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu gayretlere bilimsel
çalışmalar diyebiliriz. Bir yap-boz parçasının yapısını devasa bir kütleye
benzetirsek ve bu yap-boz’un içindeki küçük bir yap-boz parçasının devasa bir
yapı olduğunu, o yap-boz parçasının içinde de küçük yap-boz parçacıklarının
olduğunu varsayalım. Burada tıp, büyük bir yap-boz iken bilim dalları bu
yap-boz’un parçalarıdır. Bunlardan biri olan psikiyatri insanı anlamanın
çözmenin bir yolu olan tıp yap-boz’u içindeki yerini alırken bu psikiyatri
yap-boz parçasının içindeki hastalıklar, bozukluklar ve tedaviler bu yap-boz’un
sınırlarını netleştirmektedirler. Bunların bazısı net ve açık, bazısı sisli,
bazısı değişken ve bazı parçalar da eksiktir. İşte bu parçaları
anlamlandırabilmek için hipotezler ve teoriler gündeme getirilmektedir. Bunlar
sınandıkça ve test edildikçe doğru olanlar kalmakta, yanlış olanlar
dışlanmaktadır. Böylece her gün yeni bir yap-boz parçacığı ana yap-bozdaki yerini
almaktadır. Psikiyatri içerisinde psikoterapi de sınırları zaman zaman muğlâk,
zaman zaman belirsiz, zaman zaman değişken bir yap-boz parçasıdır. Ama yap-boz
her gün daha netleşmekte, daha bütünleşmekte ve parçalar bütünleştikçe
karşımıza yeni bir resim çıkmaktadır. Biz burada bu resmin oluşum çizgilerini
görmeye çalışıp tepeden bakarak bütünü yakalamaya gayret edeceğiz. Gerçeğin
parça parça ortaya konduğu bilimsel aktiviteleri olabildiğince kuşatarak,
notaların yanında besteyi okumaya çalışacağız.
D. Psikoterapi Türleri
Psikoterapi
iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet değildir. Psikoterapi insanı izah
eden, insanın gelişimini açıklayan felsefi ve bilimsel bir arka plana, bir
insan modeline dayalı bir sistemi kabul ettikten sonra bu sistemden belirli nedenlerle
sapma gösteren yapıların belirli stratejilerle düzeltilmesini amaçlayan bir
bilimsel disiplindir. Peki, bu psikoterapi tek bir yöntem midir? Hayır. Bugün
dünyada sekiz yüzün üzerinde psiko-terapötik teknik uygulandığı iddia
edilmektedir. Bunların çoğunu biz de bilmemekteyiz. Ama bunları ana başlıklar
altında incelersek bunların dört ana kümede toplandığını görürüz:
Bunlar:
1-
Kaynağını Pavlov ’un hayvanlar üzerinde yapmış olduğu çalışmalardan alan
ve koşullu şartlanmayı temel kabul eden Davranışçı Psikoterapi tekniği.
2- İnsanı
hayvandan ayıran temel yapının düşünce olduğunu iddia eden ve algılama
farklılığı üzerinde duran Bilişsel Psikoterapiler.
3-
İnsanın problemlerini kesitsel olarak almayıp geçmişle bütünleştirerek,
geçmişin ana şablonlarının bugünkü izdüşümleri yarattığına inanan Dinamik
Psikoterapiler.
4-
İnsanın en temel varlık nedenlerini irdeleyen ve cevap bulunamayan sorularla
ilintili olarak insanın kriz yaşadığını iddia eden Varoluşçu Psikoterapiler.
Buna göre
ilk psikoterapi çalışmaları davranışı ele alan davranışçı psikoterapi
teknikleridir. Davranışçı psikoterapi insanı mutsuz ve huzursuz eden, sıkıntıya
neden olan davranışları düzeltmeyi amaçlayan psikoterapi tekniğidir. Bu teknik
kişiye rahatsızlık veren belirli davranışları bir anlam çerçevesi içerisinde
değerlendirmiş, standardize etmiş, nasıl geliştiğini anlatmış, bunu bilimsel
çalışmalarla ispat etmiş ve bunların belirli tekniklerle değiştirilebileceğini
kanıtlamış olan tedavi tekniğidir. Kaynağını daha çok Pavlov XE "Pavlov"
’un köpekler üzerindeki deneylerinden almıştır. Hayvan deneylerinde, Pavlov,
Torndike XE "Torndike" , Skinner ’in yaptığı hayvan davranışları
model alınarak insan davranışları izah edilmiş ve davranışların oluşum sürecine
bakılarak tedavi teknikleri geliştirilmiştir. Görüldüğü gibi burada bir insan
anlayışı ve modeli vardır. Davranışlar laboratuarda test edilmiş, incelenmiş ve
bunlara uygun tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. İnsanı davranışçı ekolün
bakış açısıyla izah etmek, insan yap-boz XE "yap-boz" ’unun bir
parçasını açığa çıkarmaktır. Canlılar belirli etkilere maruz kalınca belirli
tepkiler vermektedir. Belirli uyaranlar bazı uyarıcılarla eşleştirildiğinde
benzer sonuçlara ulaşılmaktadır.
Pavlov
’un klasik koşullu refleks olarak isimlendirdiği bu davranışsal öğrenme modeli
insanların da birçok davranışını izah etmektedir. Bunun detaylarıyla ilgili
birçok çalışma yapılmış, uyaranların insan davranışlarında ne tür etki
yarattığı, bunların nasıl oluştuğu, nasıl ortadan kalktığı ve nasıl tekrar
aktive edildiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sosyal öğrenme
ve modelleme teorileriyle ilgili bilgilerimiz geliştikçe insanların
davranışlarını anlamamız ve izah etmemiz daha kolay olmaktadır. Bu model
insanın iç dünyasına girmeden onu dıştan gözlemleyerek hareketlerin neden ve
niçinlerini araştıran, tüm davranışları belirli kalıplarda izah etmeye çalışan
ve daha çok bir öğrenme modeline dayanan bir yaklaşım tarzıdır.
İnsan,
hayvana göre daha gelişmiş şartlı reflekslerden ibaret, daha komplike bir
hayvan mıdır? Yoksa insan belirli uyarıcılara karşı belirli tepkileri verme
mecburiyetinde olan, robota benzer bir hayvan mıdır? Ya da insan etrafında
modellediği davranışları otomatik olarak yapmaya mahkûm, aciz bir organizma
mıdır? İnsanın tüm varlığını şartlı refleksler ve sosyal öğrenme modeliyle izah
etmek mümkün değildir. İnsanın bir takım davranışlarını bu kalıplara sokmak
uygun iken birçok davranışın arkasında öğrenme ilkelerinin çok ötesinde bir
takım karmaşık sistemler mevcuttur. Elli tane köpeği alıp bir laboratuara
koyduğumuzu varsayalım. Her öğle yemeğinde yemekleri hayvanların önüne
koyduğumuzda bir zili çalalım yemekle zil uyaranını eşleştirelim. Pavlov ’un
yaptığı bu deneyi biz de uyguladığımızda bir süre sonra önüne yemek
koymadığımız halde köpeklerin salyalarının aktığını hep birlikte hayretle
tespit edeceğiz.
Aynı
deneyi insanlara uyguladığımızı düşünelim. Elli insanı bir lokantaya koyup, her
gün aynı saatte yemek verelim ve her yemek vakti zile basalım. Bir müddet sonra
zili çaldığımızda ne tür tepkiler alacağız. Muhtemelen insanların bir kısmının
salyası akacak. Bir kısmı bu şakaya sinirlenecek, bir kısmı ise küfredecek ve
bir kısmı da camı çerçeveyi indirecektir. Bunun böyle olacağını ispat etmek
için elli insanı böyle bir ortama sokmaya gerek yoktur. Çünkü bu her gün
tezahür etmektedir. Büyük bir depreme maruz kalan insanlar aynı bölgede, aynı
şartlarda, aynı depreme, yani aynı uyarana maruz kaldıkları halde o insanların
aynı tepkilerde bulunması beklenirken hepsi farklı tepki vermektedir. Depreme maruz
kalanların bir kısmı korku ve panik içine düşmekte, bir kısmı depresyona
girmekte, bir kısmı öfkelenmekte; bir kısmının inanç ve değer yargıları
değişmekte, dindar olanlar dinsiz, dinsiz olanlar dindar olabilmektedir. Bunun
gibi farklı sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Uyaran aynı olduğunda tepkilerin
aynı olması beklenirken farklı tepkiler ortaya çıkmaktadır. Burada davranışçı
ekol çaresiz kalır. İnsanların davranışının ön plana çıktığı patolojik
durumlarda, davranışçı terapi teknik ve stratejileri çok yararlı sonuçlar
sağlamıştır. Özellikle fobilerin tedavisinde, yüzleştirme, cevap engelleme ve
kaçınma, davranışı ortadan kaldırmaya yönelik davranışçı tedavi ilkeleri,
taklit, modelleme, rol provası gibi diğer davranışçı tekniklerle
birleştirilerek çok yararlı sonuçlar elde edilmiştir. Fobilerin bir grubunda (özellikle
soysal öğrenme ve modellemeye göre öğrenilmiş fobilerde) davranışçı terapi
teknikleri işe yararken daha karmaşık ve kompleks nedenlere dayalı fobilerde
davranışçı terapi yetersiz kalmaktadır.
Bu
durumda yap-bozun yeni parçalarını ortaya çıkarmak ve anlamlandırmak
gerekmektedir. Bu kez karşımıza yeni bir teori ile bilişsel (kognitif)
psikoterapi çıkmaktadır. Bunlar bir taraftan davranışçı sosyal öğrenme ve
modellemeyi kabul ederken, diğer yandan insanın tüm davranışlarını izah etmek
için bu yaklaşım tarzının yetersiz olduğunu ileri sürerler. Bilişsel ekol
insanın bir hayvan olmadığını, hayvandan farklı olarak algılama araçlarıyla
dışardan algı alan, bunu bilgi olarak değerlendiren, beyinde insan olmanın
temel özelliği olan yorumlama kavramıyla algılanan bilgiye şekil veren ve bu
bilgiyi yorumlayan, yoruma bağlı olarak da tepki gösteren bir varlık olduğuna
inanmaktadırlar. Her şey beyindeki komuta kontrol bölgesindeki yorumlama
merkezi tarafından idare edilmektedir. Beş duyu ile alınan algılarımız özel,
bireysel ve sübjektif filtre sistemlerinden geçirilerek merkeze alınmakta,
merkeze alınan bu bilgiler orijinal yapılarının dışında bir anlama
büründürülebilmekte ve bu anlamlandırmaya bağlı olarak da cevaplar
üretilmektedir. Sistem basittir: girdi=> yorum=> çıktı.
Bu
bağlamda her türlü dışsal algı, her türlü değişime tabi tutularak her türlü
sonucu mümkün kılmaktadır. Burada tam bir kaos, karmaşa veya rölativite
vardır. Bir telefon santralindeki sekreterin telefon hatlarını istediği
hatta bağlayabilmesi gibi bir model çıkarılabilir. Fakat bilişsel ekol bu
sistemin kaotik, kompleks ve rasgele çalışmadığını göstermiştir. Bilginin
algılanmasından başlayarak, cevabın oluşmasına kadar geçen süredeki bilgi
işleme sürecinin belirli bir model-yapıyla oluştuğunu bize göstermiştir. Eğer
bir bilgi, yanlış bilgilendirmeye tabi tutulacaksa, değiştirilecekse,
bozulacaksa ve yok sayılacaksa bunun için beynimiz özel yöntemler
uygulamaktadır. Mesela beyin, seçici algılama, abartma, küçümseme,
bireyselleşme, genelleştirme, ya hep ya hiç tarzında düşünme veya keyfi
çıkarsama gibi yöntemlerin birini veya birkaçını uygulamaktadır. İnsan beyninin
bilgiyi nasıl işleme tabi tuttuğu ve nasıl yorumladığı ile ilgili üç katmandan
oluşan bir izah getirilmektedir. Bunlar, bir Hindistan cevizi gibi üç katmandan
oluşur. En dış katman, kabuk kısmı, patolojiye neden olan öğrenilmiş olumsuz
düşünceler katmanıdır. Orta katman, kişinin temel kabulleri veya ayıltılarıdır.
En alt katman ise çekirdek kısım veya Hindistan cevizinin öz suyunun bulunduğu
yer, temel şemalardır. Bunu her insanın bir mevzuat hiyerarşisi olarak kabul
edersek, tüzük ve yönetmelikleri olumsuz otomatik düşüncelere; kanunları, temel
kabullere; ana yasa maddelerini de temel şemalara benzetebiliriz. Bu metaforik
örneklerden yola çıkarak, Hindistan cevizinin dış kısmına ulaşmak kolaydır.
Tüzük ve yönetmelikleri bir bakanın ve genel müdürün değiştirmesi mümkün olduğu
gibi bu bağlamda olumsuz otomatik düşünceleri değiştirmek, düzeltmek,
yakalamak, yüzeydeki bir alanda daha mümkündür. Bunların arkasındaki gizil ve
görünmeyen temel kabulleri yakalayabilmek için Hindistan cevizinin kabuğunu
geçip orta katmanına ulaşmak lazımdır. Bu husus, olumsuz otomatik düşünceleri
yakalamaktan daha zor ve daha çok dikkat gerektirir. Bunları yakaladıktan sonra
değiştirmek ise, tüzük ve yönetmeliklere göre yasaları değiştirmenin zorluğu
gibidir. Temel kabullerin ve sayıtlıların üzerine bina edildiği temel şemaları
yakalamak ve kavramak, Hindistan cevizinin öz suyuna ulaşmak kadar zordur.
Temel şemalara ulaşıldığında ki bunlar bebekliğimizden ve çocukluğumuzdan
getirdiğimiz ana kimlik ve kişilik iskeletleridir, bunları değiştirmek
anayasanın maddelerini değiştirmek kadar güçtür.
Bilişsel
insan anlayışı bu üçlü katmana bağlı olarak insanın bir kimlik geliştirdiğini,
bir kendilik ve dünya algısının olduğunu, kendini ve dünyayı bu üçlü filtre
sisteminden veya merceğinden geçirdikten sonra bir anlam yükleyerek kabul
ettiğini ve buna bağlı olarak da tepki/cevap ortaya koyduğunu göstermektedir.
Hastalıkların oluşum zincirinde bu yapıyı ortaya çıkarmak mümkündür. Yapının
oluşum ve gelişim modelini bu şekilde izah edebiliyorsak, bunu değiştirmenin de
mümkün olabileceğini varsayabiliriz. Bilişsel çarpıtmalarla, bu üçlü katmandaki
hatalarla oluşmuş olan hastalıklar, bunlara göre uygun olarak geliştirilmiş
olan bilişsel tedavi stratejileriyle düzeltilebilmektedir. Davranışsal tedavi
tekniklerinin yetersiz kaldığı birçok durumda hastaya bilişsel tekniklerle
yaklaşıldığında bilişsel psiko-terapötik tekniklerin olumlu sonuçlar
doğurduğunu görmekteyiz.
Bu
bilgilerin ışığında yap-bozun ikinci parçası da netleşmektedir. Notalar ortaya
çıktıkça bestenin ahenkli melodileri de duyulmaya başlamaktadır. Fakat
hastaların bir kısmı hala karşımızda direnmekte, davranışçı gayretler, bilişsel
tekniklerle açığa çıkarılan otomatik olumsuz düşünceler, temel kabuller ve
şemalar hasta tarafından garip bir şekilde bertaraf edilmekte, dışlanmakta ve
kabul edilmemektedir. Hasta size iyileşmek için gelmekte, ancak verdiğiniz
programları uygulamamakta, kısaca direnç göstermektedir. Direnç için bilişsel
terapinin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Çünkü direnç bilinçdışı dinamiklerle
işleyen psiko-dinamik yapının temel bir kavramıdır. Hastayı ne kadar
bilgilendirirseniz bilgilendirin, hastaya ne kadar bilişsel iç görü
kazandırırsanız kazandırın, hasta çocukluk dönemindeki yaşantıladığı anne,
baba, çocuk üçgenindeki temel yapıları bugünkü yaşantısında hep
tekrarlamaktadır. Bu yapıyı bilişsel tekniklerin yöntemi doğrultusunda akılla,
mantıkla ve bilgiyle değiştirmek mümkün değildir. Bu yaşantılama tekrar sahneye
konmalı, bir üst kalıp üzerinden geçilerek yeni bir biçime/kalıba dökülmelidir.
Tedavi ancak o zaman mümkün olabilmektedir. İşte bu yeni tarz yaklaşıma
psiko-dinamik yaklaşım modeli denmektedir.
Psikodinamik
model kaynağını Sigmund Freud ’dan alarak bugüne kadar birçok değişim, gelişim
ve farklılaşma göstermiş dahası geniş ve dinamik bir yelpazede birçok ekolün
kurulmasına öncülük etmiştir. Bu model, insanı en geniş bir şekilde tanımlamaya
çalışmakta, insanın ruhsal yapısının gelişim evrelerini ortaya koymakta, bu
gelişim evrelerinde meydana gelebilecek zararlı etkilere bağlı olarak ortaya
çıkabilecek hastalıklı sonuçlar hakkında öngörülerde bulunabilmektedir. Böyle
bir insan modeli bu evreleri detaylı bir şekilde izah etmekte, bu evrelerde
meydana gelebilecek hata, arıza, bozukluk ve yanlışlıkların nasıl ortadan
kaldırılıp tedavi edilebileceği ile ilgili bir standart program ortaya
koymaktadır. Bu programın uygulanmasında değişik psiko-dinamik modeller
arasında çeşitli teknik farklılıkların bulunmasına rağmen, insanın ruhsal
modeli anlayışları açısından aynı, fakat tedavi stratejileri bakımından
yaklaşımları farklıdır. Davranışçı ve bilişsel modellerle izah edemediğimiz,
izah etmeye çalışsak bile tedavi edemediğimiz vakalarımıza dinamik bir
formülasyonla yaklaştığımızda olayın çözümlendiğini görmekteyiz. psiko-dinamik
yaklaşım, insanı sadece bir davranış, bir bilişsel süreç olarak değil; onu,
davranışı, düşüncesi, duygulanımı, sosyal yapısı, ailesi, coğrafi yapısı ve
kültürel özellikleri ile bir bütün olarak ele almakta, buradaki dinamik yapının
ve etkileşim sistemlerinin nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bu
bağlamda da normal bir bireyin gelişiminden bireysel patolojinin oluşumuna, tarihsel
belirleyicilikten dinî inançların oluşumuna, siyasetten edebiyata geniş bir
yelpazede kendisine ilgi alanları bulmuş, tartışmaya açılmış ve böylece
psiko-dinamik yapı birçok alana eklemlenmiştir. Siyaseti, sanatı, edebiyatı,
kısacası insanı ve insanın ürettiklerini etkilemiştir.
Tüm bu
bilinenlere rağmen insan ruhsal yap-bozunda bilinmeyen o kadar çok şey vardır
ki yüzyıl önce bildiklerimize baktığımızda, bugün bildiklerimiz muhteşem ve
harikulade bir noktadadır. Bildiklerimiz arttıkça cehaletimizin boyutunu ve
derinliğini kavramaktayız. Bilinmedik o kadar çok şey var ki! Psikoterapi ve
psikoterapistler cahilliğin cesurluğunu yaşamaktadırlar. Uğraştığımız ve
düzeltmeye çalıştığımız yapı o kadar komplike, karmaşık, kaotik ve ama bir o
kadar da kendi içinde düzenli, tutarlı, determinal (zorunlu nedensel) bir yapı
içermektedir. Milyonlarca faktörün bir araya getirdiği ruhsal aygıtın bir
faktörünün değişmesiyle diğer faktörlerin hepsi etkilenmekte ve ortaya çok
farklı sonuçlar çıkmaktadır. Ruhsal yapıda müthiş bir rölativite
(görecelik) vardır. Ruhsal yapı zaman kavramını geçmişi ve geleceği
bugüne taşıyarak yaşayabildiği gibi, bugünün yapısını geçmişi örtmek ve
geleceği belirlemek için de kullanabilmektedir.
Yukarıda
belirttiğimiz gibi insanın ruhsal yapısı katman katmandır. Bazı bilim
adamlarına göre ruhsal aygıtın en basit, en anlaşılabilir kısmı ve katmanı
dışta gözlemlediğimiz davranışsal kalıplardır. Davranışsal kalıplar en kolay
çözümlenebilen, anlaşılabilen, bozukluğu varsa tedavi edilebilen yapılardır.
Onun altındaki katman bilişsel katmandır. Burada işler biraz daha
karmaşıklaşmakta; davranışla etkileşerek, davranışı etkilemekte ve davranıştan
etkilenmektedir. Daha derin katmana indiğimizde psiko-dinamik bir yapıyla
karşılaşıyoruz. Burada işler daha da karışmakta sistem daha da komplike
olmakta, girdiler çoğalmakta, girdilerin şekil değişikliği çeşitli kılıklara
bürünebilmektedir. Bu temel girdiler bilişsel süreçleri, bilişsel süreçler de
davranışı etkilemekte, davranış ve bilişsel süreçler dinamik yapıyı
değiştirebilmekte ve farklı kılıklara sokabilmektedir. Çekirdeğe indiğimizde en
derin katmana ulaşıyoruz. İnsanın varoluşsal katmanı. Bu katman tüm şekil
şartlarından uzak, dışsal gerçekliğin zorunluluklarından uzak, kendi içsel
varoluşunu sorgulayan bir zihnin yarattığı bir insan anlayışıdır. Bu katmanı
konu edinen varoluşçu psikoterapi, insanın bu içsel varoluşunda yaşadığı
varoluşsal krizlerini irdelemeye çalışmaktadır.
Her insan
tüm yaşantılarının arkasında temel birkaç sorudan kaçmakta ve bu sorulara cevap
aramaktadır. Hepimizi ürküten bu sorular zaman zaman patolojilerimizin temel
kaynağını oluşturabilmektedir. Hayatın anlamı nedir? Geleceği bilmek ve
belirlemek bugünden mümkün müdür? Geleceğin belirsizliği karşısında ne
yapabilirim? Bugünkü mevcut konumumu ben mi oluşturdum, bu konumda olmamın
nedeni ben miyim, yoksa başkaları mı? Geleceğim ile ilgili bildiğim tek şey
ölüm gerçeği iken niçin bir ömür boyu bunu yadsıyorum, inkâr ediyorum.
Göbek kordonumun kesildiği andan itibaren anneden ayrıldığım gerçeği yani
yalnız olduğum, duygularımın, düşüncelerimin, acılarımın kederlerimin ve
sevinçlerimin sadece bana ait olduğu ve benim içimde yaşantılandığı gerçeğini
yani yalnız olduğum gerçeğini kabul mü edeceğim, yoksa kendimi mi kandıracağım?
İşte bunlar temel sorulardır. Ya bu soruları inkâr edeceğiz. Bir yanılsamanın
içinde kaybolup gideceğiz, ya da bizim irademiz dışında varolduğumuz bir
dünyada bilmediğimiz bir süre içerisinde, bize verilen enstrümanı en güzel bir
ahenkle çalıp varoluşumuzun keyfini mi yaşayacağız. İşte varoluşçuların insanı
ve dünyayı anlama, kavrama ve yorumlama şekli budur.
Bu bakış
tarzından yola çıkan varoluşçu terapistler insanın bir takım sıkıntı ve
problemlerini bu varoluşsal sorulara atfetmekte, kişinin ölüm , yalnızlık, belirsizlik
ve anlamsızlık karşısında yaşadığı çaresizliği patolojik bir varoluşla
yatıştırmaya çalıştığını, anksiyeteyi ve sıkıntıyı hissettikleri hiçlik ve
yokluk karşısında bir ödün olarak verip varoluşu hissettiklerini
savunmaktadırlar. Varoluşçu terapistler bu soruların cevaplarını anksiyete
oluşturmadan çözümleyecek cevaplar araştırmaktadırlar. Hastalarına bu
yolla yardımcı olmaya çalışarak varoluşçu psikoterapi uygulamaları
yürütmektedirler. Hastaları etkilemekte, teşhis koymamakta, onları anlamaya
çalışmakta ve her bir vakayı özgün kabul etmektedirler.
Yap-bozun
diğer bir parçası da açığa çıkmaya başladı. Her bir yaklaşım, her bir bilimsel
aktivite insanı anlamamızda ve yorumlamamızda bize yeni bir ışık tutmakta ve
yap-bozun yeni bir parçasını bize sunmaktadır. Dört katmanda izah ettiğimiz
insana bakış tarzı, birbiriyle uyumsuz görünse de bu sistemler bir bütün olarak
varlığını sürdürmektedir. Bu katmanların herhangi bir zaman diliminde herhangi
bir fenomene istinaden aktive olması ile birlikte görünür tablo tamamen
değişebilmektedir. Bir yangının başlangıcı bir kıvılcım olduğu gibi aynı ateşi
su söndürebilmektedir. Bu da insanın ruhsal yapısının bireye özgü göreceli bir
yapı olduğunu göstermektedir. Bu yapı zamana, mekâna ve şartlara göre her an değişebilen,
uyum sağlama yeteneği olan ve farklılaşan bir yapıdır. Bu bizlere muğlâklık,
müphemlik, sınırsızlık ve karmaşayı çağrıştırsa bile değişebilen dinamik yapı
değişebilmeyi, müdahaleyi, düzenlemeyi ve tedaviyi mümkün kılmaktadır. Bu da
bizim kazancımızdır. İnsan etkileyen ve etkilenen bir varlıktır.
.......alıntıdır : http://www.unco.edu/counseling/myths.htm
|